Bilimin insancıl sorunları

Bilimin değeri üzerinde eskiden beri sürüp gelen fikir ayrılıkları günümüzde daha da derinleşmiş görünmektedir. Bir uçta bilimi, bilgiye giden tek yol, yaşamın en güvenilir rehberi sayanlar,  öbür uçta,  tam tersine,  bilimden korkan, kuşkulanan, onu değersiz veya zararlı sayanlar yer almaktadır. Bu sonunculara göre bilim daima yüzeyde kalan, kişinin ve toplumun sorunlarına inemeyen, çoğu kez yanlış ve bazen tehlikeli bilgiler üreten, yaşamaya birçok kolaylıklar getirirken, insanlığın felaketini de hazırlayan bir araştırma tekniğinden başka bir şey değildir.Doğa bilimlerinin entelektüel ve moral değeri üzerindeki kuşku ve kaygılar yeni değildir. Socrates’den beri giderek büyüyen bir tepki karşısında olduğumuz yadsınamaz. Tepkinin din, metafizik, tutuculuk, geleneksel ahlak anlayışı, yer yer sanat ve edebiyat çalışmaları gibi çeşitli kaynaklara dayandığı görülmektedir. Galileo, Darwin, Freud gibi bilim adamlarına din ve ahlak adına gösterilen tepkiler çoğumuzun belleğinde canlı örnekler olarak yer eden olaylardan birkaçıdır.Tarih boyunca bilime yöneltilen suçlamaları şu dört noktada toplayabiliriz:
(1) Bilimin teknolojideki uygulamalarının yol açtığı endüstriyel düzende, insanlığın yüzyılların derinliğinden süzülüp gelen entelektüel, moral ve sanat değerleri hızla kaybolmakta, yerlerine köksüz, çoğu kez anlamsız ve geçici birtakım davranış, düşünme ve duyuş biçimleri geçmektedir.
(2) Bilim, insanların daha rahat ve güvenli yaşaması için birçok kolaylıklar sağlamak yanında toptan yok olma gibi bir sonucun tehlikesini de getirmiştir.
(3) Bilim materyalisttir, hiç değilse materyalist bir dünya görüşüne yol açacak niteliktedir. Bilimde evreni ve evrendeki düzeni Tanrısal bir güle değil, nedeni gene doğada olan mekanik kuvvet ve hareketlerle açıklama yoluna gidilir. Bu ise, ruhun evren içindeki yerini, dolayısıyla Tanrıyı yansıtan insan varlığının önemini yadsıma demektir.
(4) Bilimsel betimleme ve açıklamaya konu olgular çoğu kez ya yaşantımız dışında kalan ya da yaşantımızın sadece herkese açık, nesnel ve genel yanlarını kapsayan olgulardır. Bu nedenle yaşantımızın asıl sıcak ve canlı içeriğini oluşturan öznel, bireysel, ilgi ve değer yargılarımıza bağlı olgular ise bilim dışı kalmakta, dolayısıyla insan kendini tanıma olanağını kaybetmekte, kendi gerçeğine yabancılaşmaktadır.Kitabımızın bundan önceki bölümlerini dikkatle okumuş okuyuculara bu suçlamaların haksızlığını söylemeye gerek yoktur. Bilim ne insanlığın tüm sorunlarını çözme iddiası gütmüş, ne de sanatın, edebiyatın, felsefenin ve  dini yerini almak istemiştir. Bilim insanlar için önemli bazı sorunlara yanıt aramamışsa, bu sorunları reddettiğinden veya yok saydığından değil, bilimsel yöntemin, bu tür sorunları incelemeye yeterince elverişli olmamasındandır. Bu arada telkin ve eğitimle sürdürülen bazı inanç ve alışkanlıkların boş ve temelsiz olduğu ortaya konulmuşsa, bunun insanlığın zararına değil yararına olduğunu kabul etmek gerekir. Bilim yüzyılların sınavından geçmiş değerleri yadsıma yoluna gitmemiş, sadece değer sanılan bazı hurafeleri reddetmiştir. Bilimin yol açtığı büyük teknik olanaklar, insanlığın refahı ve mutluluğu için olduğu kadar insanların birbirini ve doğanın güzelliklerini yok etme yolunda da   kullanılabilir.    Ama insanlar, kendiliklerinden iyi ne de kötü olan teknik olanakları kötü amaçlar için kullanırlarsa bundan bilim değil insanları sorumlu tutmak gerekmez mi? Russell’ın dediği gibi,

… bilgelik (hikmet)’le birleşmeyen kudret tehlikelidir ve çağımız için gerekli olan şey de bilgeden çok bilgeliktir. Bilgelikle birleşirse bilimin sağladığı kudret tüm insanlığa büyük ölçüde refah ve mutluluk getirebilir; tek başına yalnız yıkıntıya yol açabilir[1].

Bilime yönetilen eleştiri ve suçlamaların çoğunlukla yanlış anlama ve yorumlara dayandığı söylenebilir. Ama özellikle son zamanlarda yükselen bazı seslerde yıkıcı ve düşmanca bir eğilimin baskın hale geldiği gözden kaçmamaktadır. Bilimi gözden düşürme, dahası büsbütün yıkma amacına yönelik bu yeni tepki yarı felsefi yarı edebi bir karakter taşımaktadır. Tepkiyi gösterenler de, herkes gibi, bilimin insan yaşamına getirdiği refah olanaklarını kabul etmektedirler. Ancak bu kolaylıkları sağlayan teknolojik süreçlerin gerisindeki düşünme biçimini küçümsemekte, onda entelektüel bir değer görmemektedirler. O kadar ki, onların gözünde «bilim adamı» dediğimiz teknisyenler veya uzmanlar, eski çağlarda kaba işleri gören kölelerden pek farklı değildir. Bilimsel düşünmenin kendisi bile mekanik niteliktedir. Bacon, bir yerde, “Hayvanlar yaratılışları gereği pek çok buluşlar ortaya koymuşlardır; oysa insanlar tartışma ve akıl yürütme yolundan ya hiç, ya da pek az buluşta bulunmuşlardır” diye yazmış. Bu cümleyi tepkilerine basamak yapanlar, daha da ileri giderek bilim adamlarını «barbar»  diye nitelemişlerdir. Jose Ortega  y Gasset’in Yığınların İsyanı adlı kitabından alınan aşağıdaki parçalar suçlamanın nereye kadar gittiğini göstermesi bakımından üzerinde durulmaya değer:

Herhangi bir bilim adamı yığın-adamının tam bir prototipidir. Onun bu özelliği ne rastlantı, ne de bireysel yetersizlik gibi bir nedenle açıklanabilir; onu bir yığın-adamı, bir ilkel yaratık veya modern bir barbar yapan şey  düpedüz bilimin kendisidir. Deneysel bilim ilerlemesini şaşırtıcı derecede sıradan, hatta sıradan olanın da altında olan kimselerin çalışmasına borçludur. Demek oluyor ki, modern bilim hiçbir özelliği olmayan sıradan insanların çalıştıkları, başarılı sonuçlar elde edebildikleri bir alandır. Bunun nedenini,  yeni bilimin  ve temsil  ettiği uygarlığın hem büyük avantajı hem de çok ciddi tehlikesi olan makineleşmede aramak gerekir. Fizik veya biyolojideki çalışmaların oldukça önemli bir bölümünü herkesin, ya  da hemen hemen herkesin, becerebileceği mekanik türden  işler kapsamaktadır…. Bu  işler   tıpkı bir  makine   işletilir gibi yapılır,  hatta göz kamaştırıcı birçok sonuca, bu  sonuçların  anlam  ve  temelleri üzerinde  hiçbir  belirgin  kavrama sahip olmaksızın da ulaşılabilir. Belli bir alanın uzmanına entelektüel diyemeyiz  çünkü o  kendi  dar  alanına  girmeyen  hiçbir  şeyi  bilmez. Öte yandan ona “cahil” de demek güçtür ; çünkü o bir  “ bilim adamıdır, evrenin son derece küçük bir parçasını iyi bilir. Ona belki “bilen cahil” demek en yakışanıdır. ”Bilim adamı” dediğimiz kimselerin politika,  sanat,  din gibi konularda ve yaşamın tüm  genel sorunları karşısında  ne kadar  zavallı   kaldıklarını  isteyen herkes gözleyebilir[2].

Ortega y Gasset’in görüşünü paylaşan başka yazarlar da vardır. Bunlardan W.Macneile Dixon kendi deyişi ile bilimin insan-dışı niteliğine değinmekte ve “Bilim insana ilişkin her şeyin gözden uzak tutulduğu bir dünya anlayışıdır,” demektedir. Ona göre, “Bilimin temelinde, insandan uzaklaşıldığı ölçüde gerçeğe yaklaşılacağı; bizim için gerçekten önemli olandan, en derin ilgi ve sempatilerimizden bilimin taş kalpli evrenine yöneldiğimiz ölçüde, «doğru»ya ulaşabileceğimiz varsayımı yatmaktadır.” Kenneth E.Boulding adlı başka bir yazar bilime karşı dünya ölçüsünde yaygın gördüğü tepkiyi bir cümlede şöyle özetlemektedir:

Bilimi, yanıtlandırılması güç önemli sorular yerine, yanıtlandırılması       kolay önemsiz   soruları koyan bir uğraş olarak tanımlayabiliriz[3].

Yüzyılımızın başlarında, özelikle matematik ve fizikte baş gösteren krizin yol açtığı şaşkınlık ortamında, «bilimin iflası» günlük konuşma konusu olmuştur. Bergson’un geniş çevrelerde moda halinde gelen irrasyonel felsefesi Spengler ve Pareto gibi yazarların «kültürel fatalizim»i bu dönemde boy veren ürünleridir. Bergson, bilimsel yöntemin yalnız fiziko-kimya alanına giren olguları incelemede etkin ve geçerli olabileceğinden bahsetmekte, görüntülerin gerisindeki asıl gerçeğin, «entelektüel sempati» dediği bir tür sezgi ile ancak kavranabileceğini ileri sürmekteydi.  Spengler ise tüm batı uygarlığı ile birlikte bilimin de son aşamasına eriştiği, «alın yazısı» saydığı çöküntüden kurtulamayacağını iddia ediyordu. Ona göre ne bilim, ne de, matematik evrensel nitelikte değildir; batı uygarlığı da her uygarlık gibi kendisini niteleyen değerler dizgesi, bu arada bilim ve matematik, ile birlikte çökmeye mahkumdur.

Bu tür temelde fatalist ve karamsar olan görüşler, bilimden beklediğini bulamamanın hayal kırıklığı içine düşen kuşaklar için hiç değilse bir süre çekici olmuştur. Gerçekten umulan sonuç elde edilememiştir:  Bilim insana kendi yaşamının, evrendeki varlık macerasının sırlarını öğrenme olanağını sağlamamıştır, sağlayacağı da yoktur. Hayal kırıklığı güvensizliğe dönüşmüş, insanlar dinsel metafizik veya ideolojik türden bilim dışı öğretilere dönmüşlerdi. Bilimden bu uzaklaşma Ortega y Gasset’de olduğu gibi yer yer bilime karşı aktif bir düşmanlık veya saldırı biçimi de almıştır.

Bilim Adamlarının Sorumluluğu

Bilime yöneltilen saldırı ve suçlamalar karşısında bilim adamları çoğunluk ya kayıtsız kalmakta, umursamaz bir tavır takınmakta, ya da suçlayanları ve bu arada kamuyu,  bilimin entelektüel güzelliğini, moral ve insalcıl  üstünlüğünü anlamak için gerekli eğitimden, belki de gerekli yetenekten  yoksun sayarak kendilerini savunmaktadırlar. Kuşkusuz, bunda bir gerçek payı yok değildir.  Ne var ki,  bu tür  savunma bile bilime karşı tepkinin ortaya çıkmasında ve büyümesinde bilim adamlarının hiç değilse bir ölçüde sorumlu tutulabileceğini göstermektedir. Her şeyden önce bilim adamlarının, bilimi halka indirme, halk için anlamlı kılma yolunda özel bir çaba gösterdikleri söylenemez. İçlerinden bir çoğunun, üstelik, kullandıkları araç  ve  teknikler karşısında insanların hayret  ve şaşkınlık  göstermelerini kendileri için  bir  üstünlük, bir övünme ve gurur fırsatı sayma eğiliminde olduğunu görüyoruz. Bilimi, bir çeşit insan üstü bir zeka, bir deha işi gibi gösterip, küçük bir «seçkin»ler grubunun tekelinde tutma eğilimi bilimsel düşünmenin evrensel ve insancıl niteliğine aykırı olduktan başka, bilime karşı gelişen tepkinin de önemli  bir nedeni olmuştur. Bilim adamları  elde ettikleri  sonuçları ve bu  sonuçlara ulaşmada kullandıkları yöntemi yalnız kendilerinin anlayacağı dil ve biçimde ortaya koymakla yetinmemeliler, bunları, aynı zamanda  genel ilgiye hitap edecek biçimde, bilimsel düşünmenin yaratıcı ve entelektüel niteliklerini özellikle belirterek sunma yoluna da gitmelidirler.

Bilimin yanlış  anlaşılmasında bilim  adamlarının bir başka tutumunun daha rol oynadığı söylenebilir. Bilim adamlarının pek çoğu sürdürdükleri temel ve teorik  araştırmalarını kamu gözünde haklı göstermek için er geç elde edilecek pratik faydalara işaret etmeyi gerekli saymakta, ancak ortaya çıkacak bilgi ve anlayışın asıl kendi içindeki değeri üzerinde durmamaktadır. Oysa felsefe gibi bilimin de kökeninde evreni anlama ve bilme merakı, insanoğlunun olup bitenleri açıklama ihtiyacı yatmaktadır. Socrates tüm yaşamını, bilmek ve “doğru”ya ulaşmak çabası içinde geçmiştir. Aristoteles ünlü Metafizik adlı yapıtına şu cümle ile başlar: “Bütün insanlar yaratılışları gereği öğrenmek isterler.” Oklid’den geometri dersi almaya başlayan biri, ilk teoremin ispatını gördükten sonra, “İyi ama bu şeyleri öğrenmek bana ne kazandırır,” diye sorunca, Öklid kölesini çağırarak “Buna üç kuruş ver, çünkü öğrendiklerinin kendisine kazanç sağlamasını istiyor,” der. Bilimin teknolojik uygulamasından çok önceleri Batlamyus bilgi aşkını etkileyici bir dille ortaya koymuştu:”Ölümlü olduğumu, bir günlük bir yaratık olduğumu biliyorum: ne var ki yıldızların karmakarışık dönen helezonlarını incelemeye koyulunca ayaklarım yerden kesilir, Zeus’un katında tanrıların yiyeceği “ambrosia” dan bol, bol nasibimi alırım.” Kepler gezegenlerin hareketleri ile ilgili ilk buluşunu yaptıktan sonra aynı tutkuyla şöyle diyordu: “On sekiz ay önce tanyeri ağarmıştı benim için; üç ay önce gün doğdu; birkaç gün önce de göz kamaştırıcı parlaklığı ve tüm yüceliği ile güneş!”

Eski Yunanlılardan beri sürüp gelen bu katıksız bilgi tutkusu, Kepler’den günümüze kadar, daha birçok seçkin bilim adamında kendini göstermiştir. Ne var ki, Francis Bacon’dan bu yana bilimin evreni anlama amacı yanı sıra insanoğlunun doğa güçleri üzerindeki egemenliğini kurma amacının da giderek artan ölçülerde önem kazandığını görüyoruz. Özellikle endüstri devrimi ile birlikte bilimden beklenen pratik sonuçlar ön plana geçmiş, bilim adamlarının meslek anlayışlarında gözle görülür bir değişiklik olmuştur. Kuşkusuz, her dönemde tüm insanlar gibi bilim adamlarının da görüş ve davranışları toplumsal koşulların etkisinde biçimlenmektedir. Bu nedenle eski ve orta çağlardaki bilimsel çalışmaların pratik kaygılardan tümüyle uzak olduğunu söylemek güçtür. Şu kadar ki, endüstri devrimine gelinceye kadar teorik bilgilerdeki geniş ilerlemelere karşılık, elde edilen pratik yararların cılızlığı göz önünde tutulursa, bu dönemlerde bilgiden kendi dışında yarar beklemenin bilim adamları için pek de önemli olmadığı sonucunu çıkarabiliriz. Endüstri devrimine yol açan koşullar arasında bilim adamlarının görüşlerindeki değişikliğin önemli bir yer tuttuğu söz götürmez elbette. Ne var ki, bu değişiklik kendini en keskin bir biçimde 19’uncu yüzyılda göstermiştir. Bunun çok canlı bir örneğini o dönemin tanınmış fizik bilgimi Lord Kelvin (William Thompson)’de görüyoruz.

Kelvin bilim kariyerinin ilk döneminde son derece başarılı bir teorik araştırmacı idi. Daha otuz üç yaşına gelmeden, termo-dinamiğin temelini kuran, ışığın elektro-manyetik teorisi için Maxwell’e gerekli matematiksel ipuçlarını sağlayan ve Hertz’in radyo dalgalarını bulmasına yolaçan bilimsel yayınlarda bulunmuştu. Ama bu çok önemli teorik çalışmalarını sürdüreceğine, Kelvin ilgisini teknik gelişmelere yöneltti ve büyük bilginler arasında endüstriyel araştırma amacı ile ilk laboratuarı kurdu. Kelvin’de meydana gelen bu değişikliğin 19’uncu yüzyılın belki de en belirgin özelliğini simgelediğini söyleyebiliriz[4].

Faraday ve Pasteur gibi büyük bilim adamlarının tutumlarında da ilginç yönler göze çarpmaktadır. Hiçbir maddi kazanç amacı gütmeksizin tüm yaşamını deneysel bilime veren Faraday’ın bilimin teorik sonuçlarını değil, tam tersine, pratik sonuçlarını önemsemiş olması garip de görünse bir gerçektir. Elektro-manyetik indüksiyonu ile ilgili buluşunun önemini Faraday, endüstride uygulamasına geçince devlet için yeni bir vergi kaynağı sağlayabileceğine bağlanmıştı. Faraday’ın kendi katıksız bilim tutkusunun önemini görmezlikten gelip bilimin pratik sonuçlarını belirtme yoluna gitmesi yaşadığı dönemin karakterini göstermesi bakımından ilginçtir.

Pasteur’a gelince, onun da Kelvin’e benzer bir gelişimi olmuştur. Pasteur pratik sonuçlara yönelik çalışmalara dönmeden önce teorik çalışmaları ile tanınmış bir bilgindi. Onun 1847-1857 yıllarında üzerinde çalıştığı konuların (moleküler strüktürün optik aktivite ile ilişkisi, canlılığın kökeni üzerinde stereoismerizm’in etkisi, gibi) pratik hiçbir önemi söz konusu değildi. Ne var ki, zamanla Pasteur de çağının etkisinden kurtulamadı; teorik çalışmaları, yerini, fermantasyon, mikrobik hastalıkların oluşumu gibi doğrudan pratik nitelikte çalışmalara bıraktı, o kadar ki, Pasteur’ün, bilimin evreni anlama amacını bir yana iterek açıkça sağlayacağı ekonomik yarar üzerinde ısrarla durduğunu görüyoruz. İnsanoğlunun doğa üzerindeki egemenliğini  artırmayı, toplumun yaşam koşullarını düzeltmeyi buluşlarının biricik önemi olarak gösteriyor ve şöyle diyordu: ”Yaşamını bilime adamış bir kişiye hiçbir şey giderek artan buluşlarından daha fazla mutluluk veremez; ancak bu buluşlar pratik uygulamalara konduğunda onun mutluluk kadehi büsbütün dolmuş olur.”[5]. Bununla beraber Pasteur kristaller ve canlılığın kökeni üzerindeki teorik çalışmalarını sürdüremediğinden duyduğu üzüntüyü gizleyememiş, hatta zaman zaman birtakım rastlantıların etkisi altında pratik sonuçlu çalışmalara giriştiğini açıklamaktan geri kalmamıştır.

Günümüzde de birçok seçkin bilim adamı, ya Pasteur ve Faraday gibi, çalışmaların pratik sonuçlarını belirterek haklı gösterme çabasına düşmekte, ya da bu çalışmaların kendilerine sağlayacağı sosyal prestij ve şöhret arkasına düşmektedirler. Max Planck’ın dediği gibi, “Bilim adamını mutlu yapan şey gerceği bulmuş olmak değil, belki gerçeği aramanın kendisine sağladığı başarıdır.” Hiç şüphe yok ki, endüstri devriminden gününüze kadar bilim adamının görüş ve tutumunda gözlenen bu oluşum, bilime karşı gederek büyüyen tepkinin etkinliğini artırma yönünde önemli rol oynamıştır.

 Bilim ve Hümanizm

Bilim adamını pratik sonuçlara yönelik, faydacı, doğanın ve sanatın güzelliklerine kapalı, üstelik dar kafalı olmakla suçlama, görünürde bazı haklı nedenlere dayalı olsa bile, temelde haksızdır: Birtakım duygusal ve yüzeyde kalan iddialardan ileri geçmemektedir.

Aşırı ve dar uzmanlaşmanın bilim adamını bir teknisyene dönüştürdüğü, bilime de belki tehlikeli bir nitelik kazandırdığı söylenebilir. Gerçekten kendi sınırlı araştırma konusu ile uygarlığın temel  sorunları arasında ilişki aramayan, buluşlarının geniş sosyal ve  kültürel sonuçlarına  kayıtsız kalan   bir bilim adamına, buluşları insan yaşamı için ne denli yararlı olursa olsun, hümanist açıdan yarı “barbar” gözüyle bakılabilir. Ne var ki, endüstri toplumunun bir gereği ve özelliği olan dar uzmanlaşmayı bilimi kaçınılmaz bir sonucu imiş gibi görmek yanlıştır. Kuşkusuz bilimsel ilerleme uzmanlaşmaya yakından bağlıdır. Ama dar bir alanda derinleşme demek olan uzmanlaşmanın kendiliğinden bir değer olmadığı, geniş kültür ilişkileri içinde ancak bir an-lam taşıyabileceği de gözden kaçmamalıdır Bu noktaya işaret eden çağımızın ünlü fizik bilginlerinden Erwin Schröndinger bilim adamlarına şöyle seslenmektedir:

Üzerinde çalıştığınız konunun, insan yaşamının trajik – komedi olan büyük ‘performans’ı ile ilişkisini hiçbir zaman gözden kaçırmayınız; pratik yaşamdan çok asıl yaşamla; yaşamın çok daha önemli olan ideal koşulları ile ilişkinizi sürdürünüz ve yaşamın sizinle temasını koruyunuz. Eğer uzun sürede herkese ne yapmakta olduğunuzu anlatamazsanız, yaptığınızın hiçbir değeri olmayacaktır”[6].

                Ne yazık ki, bilimin, kültürün diğer kolları ile ilişki kurması söyle dursun, kendi içinde bile ilişkileri güçleşen birtakım bölünmelere uğradığını görmekteyiz. Bu gidiş, C.P. Snow’ın dediği gibi «iki kültür» değil, belki «çok kültür» sorununa yol açmaktadır. Bilim kendi içindeki bölünmeleri bir gün daha geniş bir çerçevede bütünleşmeye dönüştürse bile (ki bu oluşum için ortada henüz bir belirti yoktur), hümanist gelenekle kopmuş bağlarını nasıl kurabilecektir? Birbirinden uzak, birbirinin diline, düşünme ve duyma biçimlerine yabancı iki entelektüel grup: Bir yanda kaynağı Homer, Platon, Virgil, Dante, Shakespeare’e dayanan geleneksel kültürün temsilcisi, diğer yanda bu gelenek dışında nesnel ve soyuk bir nitelik taşıyan bilimsel düşünme temsilcileri. İki kamp arasındaki ayrılık, pek çok kimsenin sandığı kadar derin ve köklü müdür, acaba? Yoksa göze çarpan ayrılık sadece yüzeyde olup, temelde iki düşünme türünü birleştiren birtakım ortak nitelikleri ayırt etmeye olanak var mıdır?

İki düşünme türünün barışmaz ve bağdaşmaz olduğu görüşünü savunanlar, bilimin sanatı kısıtladığı hatta büsbütün yok etme yolunda olduğu inancındadırlar. Bunlara göre, sanat ve edebiyatın altın çağları bilim öncesi dönemlerdedir; bilimin ilerlemesi, sanat ve edebiyatın gerilemesi demek olmuştur. Bu iddianın çürüklüğüne değinen Bronowski’ye kulak verelim:

Bu tez tarihsel gerçeklere o kadar aykırı düşmektedir ki, tartışması bile bana güç gelmektedir. Küstah mekaniğin soluğu ile kirlenmemiş sanatın altın cağı denen bu şey nedir? Nerde vardı böyle bir çağ? Doğuda mı? Eski Mısır, Hint ve Arap uygarlıkları bunu yalanlamaktadır. Batıda iyi bilinen tek doğulu şair, Ömer Hayyam, İranlı bir astronomi bilginiydi. Peki Batıda mı? Batının kültürü eski Yunan’da başlar; eski Yunan’ın en parlak döneminde ise sanat ve bilim hiçbir çağda görülmediği ilçüde karşılıklı etkileşim içindeydi. Pythagoras, Asil Yunan dramını yaratmadan önce yaşamıştı. Socrates, bu dram en yüce noktada iken felsefesini yapıyordu. Socrates için ne diyeceğiz: Bilgin mi sanatkar mı? İdeal devletinde şairlere yer vermeyen Platon’a gelince, o diyaloğlarını, Aristofen Yunan dramını gömerken yazıyordu. Bu kişilerin sanat alanında olduğu kadar bilimde de verdikleri örnek Rönesans’ta olduğu gibi bugün de, örnek tipi ve simgesi Leonardo da Vinci hem ressam ve heykeltıraştı hem de matematikçi ve mühendisti, onun kadar hiç kimse kendinde insan zekasının birliğini ve evrensel niteliğini simgelememiştir[7].

Görülüyor ki, edebiyatın altın çağında bilim ve sanat el ele, sürekli etkileşim içinde yürümüştür. Galileo ve Shakespeare aynı çağın kişileriydi: Biri modern bilimin temellerini kurarken, diğeri katıksız hayal gücünün en yüce örneklerini yaratıyordu. Geçmişte böyleydi, bugün de böyle olmak gerekir. Bugün böyle değilse, başta gelen nedeni ortak bir dilin yokluğudur. Çoğumuzun, modern sanat ve edebiyatın ürünlerini anlamada karşılaştığı sıkıntının kaynağı ne ise, bilimsel teorileri anlamadaki yetersizliğin kaynağı da odur. Denebilir ki, her iki güçlük de kültürümüzü tümüyle kapsamaya elverişli evrensel bir dilin eksikliğinden doğmaktadır[8].

Sanat gibi bilim de simgesel imgeleri düşünmeye dayanır. Zaten insanı insan yapan, insanı hayvandan ayıran temel nitelik işte insan kafasının bu hayal kurma gücü ve hayallerini simgelerle belirleyebilme, dile getirme yeteneğidir. Sanat ile bilimin ortak kökeni, algı ve yaşantılarımıza karşılık oluşturan hayalleri yeni biçimlerde düzenlere ve birleşimlere sokma, sonra uygun bir anlatım aracıyla ifade etme gücündedir. Şu farkla ki, bilimde hayallerin karşılık oluşturduğu algılar nesnel nitelikte olup bunları ifade için seçilen dil genel ve soyut kavramları belirlemeye elverişli soyut işaretlerden, yani simgelerden kuruludur. Sanatta ise hayallerin karşılık oluşturduğu algılar öznel nitelikte olup bunları ifade için seçilen anlatım aracı daha somut ve canlı kavramları belirlemeye elverişli sözcük ya da başka tür simgelerden meydana gelir. Bilim güvenilir bilgiye yöneliktir; bu yüzden simgelerle dile gelen hayallerin olgusal testten geçmesi gerekir. Sanatta gözlem veya deney sonuçlarına başvurma gereği yoktur; sanat hayalleri işlemekle başlar, onları insan yaşantısına kazandırmakla yetinir. Bilimde olgulara aykırı düşen hayaller reddedilir; gerçek sanatta insan yaşantısına yeni bir anlam getirmeyen, onu bir yönden veya birçok yönlerden zenginleştirmeyen hayallere yer verilmez.

Coleridge, aktif hayal gücünü, ”tüm insan algılamasının yaşayan günü ve başlıca aracı” diye nitelemişti. William Blake, “Şimdi, ispatlanan her şey, bir zaman sadece hayal edilmişti” diyerek hayalin bilimdeki önemini belirtmek istemişti. Hiç kuşkusuz, en yüce sanat yapıtlarının da, en güçlü bilimsel teorilerin de ilk provaları hayal düzeyinde yer almıştır. Yaratıcı zekanın sanatta ve bilimde işleyişi birdir; sadece işlediği malzemeler, dolayısıyla ulaştığı sonuçlar değişiktir.

O halde, entelektüel dünyayı birbirini anlamayan, birbirini küçümseyen iki kampa ayıran şey nerden gelmektedir? Bu sorunun yanıtını, bilim ve sanatın temelde birliğini savunan J.Bronowski’ye bırakıyoruz:

İnsanlar kendi öz işlerini yanlış anlayınca, başkalarının yaptıklarını doğru anlayamazlar; işte su nedenledir ki, bilim adamları çoğunlukla sanata karşı ilgisiz kalmışlardır. Hümanislerle birlikte onlar da, bilimi mekanik ve nötr bir şey saymakla yetinmektedirler. Bundan ötürü de bilimi, pratik sonuçlu bir uygulama olarak görmekte kendilerini haklı sayabilmektedirler. Böyle sakat bir ölçüte vurunca, anlar için şiir, müzik, resim en azından gerçek dışı, çoğu kez de anlamsız kalmıştır [9].

 

Başvurular

[1]Bertrand  Russell,  Bilimsel Metodun Kökeni ve Niteliği

[2]Jose Ortega y Gasset, The Revolt of  Masses, W.W. Norton, New York, 1932, s. 109.

[3]Rene Dublos, The Dreams of Reason, s. 149

[4] Rene Dublos, The Dreams of Reason, s.132-133

[5]Rene Dublos, The Dreams of Reason, s. 141

[6]E.Schrödinger, Science and Humanism. S. 8-9

[7] J.Bronowski, The Common Sense of Science, s 7-8

[8] J.Bronowski, The Common Sense of Science, s 11

[9] J.Bronowski, Science and Human Values, s.14.

[10] Peter Brian Medawar, Bilim Anlayışımızda İki Yaklaşım

Bir yorum yapın